Blogumuzda bulunan yazılar tamamen bilgilendirme amaçlıdır.Hastalık ve rahatsızlıklarınızın tedavisi için lütfen doktorunuza veya enyakın sağlık birimine başvurunuz.

« Önceki | Sonraki »

24/2/2009

OSTEOPOROZ (KEMİK ERİMESİ) NEDİR? NASIL KORUNMALI?


Osteoporoz yani kemik erimesi kemik doku yogunluğunun azalması nedeniyle dayanıklığının azalması, yani kalitesinin düşmesidir. Kemik erimesinin şiddeti arttıkça kemik kırılganlığı da artmaktadır. Osteoporoz ciddi ve sinsi bir hastalıktır. Bu yüzden kemik erimesi, zamanında yakalanıp önlenmezse sakatlıklara ve ölüme neden olur. Dünyada kalp-damar hastalıkları ve kanserden sonra bilinen 3. ölüm nedeninin osteoporoz olduğu bildirilmiştir. 
Menopozda olan kadınlar yaşamlarının geri kalan kısımlarında osteoporoza bağlı %50'lik bir kemik kırığı riski ile karşı karşıyadırlar. Osteoporoz 3 kadına karşılık 1 erkekte görür ve yaşlılıkta daha çok rastlanan bu hastalık tek başına yaşlılık hastalığı değildir.

Kemikler de kalp, beyin gibi canlı ve sürekli yapılanan bir sistemdir. 30 yaşına kadar kemik yapısı ilerler ve 30 yaşında doruk noktasına ulaşılır. 30 yaşında yeterli kemik kütlesine ulaşılmaması halinde hastalık ortaya çıkmaya başlar. Bu yüzden, kemiklerin korunmasında ve güçlü olmasında birinci adım beslenmedir. 45 yaşından sonraysa kemik kayıp hızı, artmaya başlar. 30-35 yaşına kadar kemik yoğunluğunu en üst seviyeye taşıyabilirsek, ileride yaşanacak yıkımın tahribatını da en aza indirebilir ve osteoporozun önüne geçebiliriz.

ANNE KARNINDAN İTİBAREN BESLENMEYE ÖZEN GÖSTERİLMELİ !


Bebeklikten, hatta anne karnından itibaren doğacak çocuğun geleceği düşünülerek doğru beslenilmesi lazım. Kalsiyumun, yaşam boyunca yeterli miktarda alınması, kemik dokusunu en üst seviyeye çıkaracağından bu yıkımın etkisini zayıflatır. Ayrıca fiziksel aktiviteler, kemiklerin güçlenmesini sağlar. Bütün bunlara karşın yine de genetik gibi diğer bazı faktörler nedeniyle hastalık ortaya çıkabilir. O zaman da uygulanacak tedaviyle yıkım önlenebilir.


Osteoporotik kemik hem kütlesini kaybetmiş hem de iç yapısı bozulmuş bir kemiktir. Kaybolan kemiği tekrar yerine koymak oldukça zor, pahalı ve uzun zaman alan bir olaydır, dolayısı ile risk faktörlerini belirlemek ve osteoporozu önlemek gelişmiş bir osteoporozu tedavi etmekten daha kolaydır.


KEMİK ERİMESİ İÇİN ÖNEMLİ RİSK FAKTÖRLERİ...

1. Kadın olmak

2. 50 yaşın üstünde olmak (Yaş arttıkça yoğunluğunu kaybeden kemikler zayıflar)

3. Menopoza girmiş olmak (Menopoza girmiş kadınların ortalama üçte birinde osteoporoz gelişmektedir ki, bunun sorumlusu östrojen düzeyindeki azalmadır)

4. Erken menopoza girmek veya yumurtalıkların operasyon ile alınmasını takiben cerrahi (yapay) menopoza girmek.

5. Erkeklerde erkek cinsiyet hormonu olan testosterondaki azalma ile kemik kütlesi de azalabilmektedir (Erkeklerde gonad fonksiyonunun; işlevinin herhangi bir nedenle azalması osteoporoza bağlı kırıklara yol açabilmektedir).

6. Düşük kalsiyum içeren yiyeceklerle beslenme ve vitamin D eksikliği

7. Fiziksel aktivitenin, hareketliliğin ve egzersizin az olması, (egzersizin kemik kütlesini arttırdığı, kemiği kuvvetlendirdiği kanıtlanmıştır).

8. Ailede osteoporozlu kimselerin bulunması (kırıklara yatkınlığın bir kısmı kalıtsaldır; annelerinde omurga kırığı öyküsü olan genç kadınlarda da kemik kütlesinde azalmaya rastlanmaktadır)

9. Kısa boylu, ince yapılı kişiler iri yapılı, kilolu kişilere göre daha fazla osteoporoz riski taşımaktadırlar.

10. Beyaz tenli, açık renk gözlü olmak.

11. Sigara içmek

12. Alkollü, kolalı ve kafeinli içecekleri çok fazla tüketmek.

13. Bazı ilaçları uzun süreden beri veya yüksek dozlarda kullanıyor olmak (örneğin; kortikosteroidler, lityum, alüminyum, antikonvülzanlar, antiasitler, antikoagülanlar, siklosporin, tiroid ilaçları ve bazı kanser ilaçları gibi).

14. Bazı hastalıkların olması. Örneğin; şeker hastalığı, tiroid veya paratiroid bezinin fazla çalışması, mide-barsak operasyonu geçirmiş olmak, uzun süren hareketsizlik, felçler, bazı romatizmal hastalıklar ve diğer bazı endokrin (hormonal) hastalıklar osteoporoza neden olabilmektedirler.

Bütün bu nedenlerden dolayı osteoporoz hastalığının sebebinin araştırılmasında tanısında takibinde sadece muayene yeterli değildir; film, kemik yoğunluğu ölçümleri, kan ve idrar incelemeleri de gerekmektedir.


Belirtileri:

Bel ve sırt ağrısı
Boyda kısalma, omurgada kırık
Sırtta kaburlaşma, omuzlarda yuvarlaklaşma
El bileğinde kırık
Kaburga kırıkları
Kalça kemiğinde kırık
Hastalığın önüne geçmek için bol sebze ve süt ürünleri tüketilmesi gereklidir.Peynir, lor, yoğurt, süt ve bol sebze sofradan eksik edilmemelidir. Günde 15-20 dakika mutlak surette güneşte kalınmalı ve egzersiz yapılmalıdır. Egzersiz günde en azından yarım saat tempolu yürüyüş şeklinde olabilir.

Osteoporozda tanı kemik mineral yoğunluğu ölçümü ile konur. Osteoporozun tipini belirlemek için bununla birlikte kan biyokimya değerleri araştırılmalıdır.

Erken tanı konması son derece önemlidir !!!


Tedavide;

1.Yaşam tarzında değişiklikler yaparak düşmeyi azaltacak önlemler almak,
2.Doktorunuzca önerilen egzersiz programlarını uygulamaya çalışmak,
3.Beslenme şeklinizi önerilen şekilde düzenlemek,
4.İlaçlarınızı düzenli kullanmak ve yine düzenli doktor kontrolüne gitmek,
5.Osteoporozun önlenebilen ve tedavi edilebilen bir hastalık olduğunu bilmek gerekmektedir.

PROF.DR. FİKRET TÜZÜN-ALMAN HASTANESİ

 

24/2/2009

Doğal Tedavi yöntemleri

Reiki

Japonca bir kelime olan Reiki, "Evrensel Yaşam Enerjisi" anlamındadır. Dr. Mikao Usui tarafından yüz yıl önce geliştirilmiş ve doğal şifa için kullanılan bir sistemdir. Reiki, evrensel yaşam enerjisinin bedenimize, bir reiki uzmanı yardımıyla kanalize edilmesidir. Yaşamsal enerji ile beslenen bedenimiz duygusal, fiziksel ve ruhsal anlamda beslenir ve iyileşme sürecine katkıda bulunur.

Homeopati

17. yy'da Hollandalı Dr. Samuel Hahnemann tarafından geliştirilen homeopati, yüzyıllardır güvenle kullanılan doğal bir tedavi yöntemidir.

Homeopati'nin özünde "benzer benzeri tedavi eder" düşüncesi vardır.

Kişi hastalandığında belli semptomlar gösterir. Bu semptomların benzeri, bir ilaçla yeniden sağlanabilirse, kişinin hastalığı yenebilmesi için beden kendi kendini iyleştir-mek için yaşamsal enerjiyi harekete geçirir. Homeopatik ilaçlar, bitki, mineral ve hayvansal maddelerin minimum dozda (infinitessimal) su ile seyreltilerek hazırlanmasıdır. Kişinin gösterdiği semptomlar iyice tahlil edilerek benzeri semptomları yaratacak homeopatik ilaçlar hastaya belirli dozlarda verilir. Özünde, kişinin yaşamsal enerjisini harekete geçiren bu doğal ilaçla tedavi yöntemi, son derece güvenlidir.

.

Çiçek özleri ile Terapi

Çiçek özleri ile terapi, 1930'lu yıllarda Homeopat Dr. Edward Bach ile başlamış ve günümüze kadar çeşitlenerek gelişmiştir. Çiçek terapisi, her fiziksel rahatsızlığın ardında duygusal sorunların olduğu tezine dayanır. Çiçeklerin kendine has pozitif ve negatif özelliği, insanların gösterdiği kişilik özellikleri ile benzerlikler gösterir. Kişinin özellikleri çok iyi tahlil edilmeli ve çiçek özleri bu bilgiler doğrultusunda önerilmelidir. Çiçek terapisinde, çiçeklerin pozitif yaşamsal enerjileri kişinin iyileşme sürecine duygusal anlamda destek olur. Bu yüzden homeopatik ilaç kullanımında çoğu zaman çiçek terapisi de devreye girebilir. Yaşamsal enerjinin harekete geçirilmesi için, çiçek terapisi en doğal şifa yöntemlerindendir.

Kristal Terapisi

Kristaller yüksek vibrasyona (titreşime) sahip minerallerdir. Evrende herşey olduğu gibi, bedenimiz de her an vibrasyon halindedir. Bedenimizin enerji merkezleri, yaşamsal enerji akışıyla beslenir. Bazı nedenlerle, bedenimizin belli noktalarında bloke olan yaşamsal enerji, fiziksel, duygusal ve ruhsal anlamda rahatsızlık verebilir. Kristaller bedende belli kilit noktalara yerleştirilerek, bedenimizdeki vibrasyonu ve dolayısıyla yaşamsal enerji akışını dengeler ve düzenler. Böylece, bedenimizin kendi kendini iyileştirme ve şifa gücü ortaya çıkar.

Osteopati

Yüzyıla yakın bir süredir uygulanan bu doğal terapi yöntemi, kas, kemik, eklem ve sinirlerdeki düzensizliklerin belli rahatsızlıkların temelini oluşturduğu anlayışına dayanır. Elle manipüle edilerek harekete geçirilen kas, eklem, kemik ve sinirler, bedenin iyileştirme gücünü ortaya çıkarır. Nedeni bir türlü açıklanamayan sırt, bel, boyun, eklem ve baş ağrıları bu doğal, ilaçsız tedavi yöntemiyle iyileştirilebilir.

İridioloji

İridioloji, 17. yy'dan bu güne kadar, hastalıkların teşhisi için kullanılmış doğal bir yöntemdir. Gözdeki iris tabakasının okunması olarak basitçe tarif edebileceğimiz bu teşhis sistemi, sağlığımızla ilgili bize bilgi vermektedir. İridioloji, gözdeki iris tabakasının yoğunluğu, göz bebeğinin rengi, şekli ve dokularının görüntüsü, bedenimizin durumu ve varsa hastalığımızla ilgili, iyileşme sürecine katkıda bulunabilecek bilgiler sağlar. İridioloji ile bedenimizin hangi bölgesinde toksin yoğunluğu bulunduğu, ailemizden bize kalan güçlü veya güçsüz özellikler ve genel sağlığımızın seviyesi ile ilgili bilgi edinebiliriz. İridioloji tek başına kullanılan bir yöntem değildir. Elde edilen bilgilerin sağlıklı olarak okunması ve gerekli tedavinin uygulanabilmesi için çok yararlıdır.

Kinesioloji

Tüm soruların cevabının içimizde olduğu düşünülerek, bedenimize soru sorularak ve kasların test edilmesi ile uygulanan bir doğal şifa yöntemidir. Beden sürekli homeostatik mekanizması ile fiziksel fonksiyonlarını izler. Homeostatik mekanizma, bedenin ısı, sıvı, asit gibi pek çok dengelerini korumasını sağlar. Kinesioloji genel olarak bu homeostatik bilgiyle kasların test edilmesi ile okunmasıdır. Kollar ve bacaklar gibi kasların rahat test edilebileceği bölgelerde, uygulanan baskı ve bedene soru sorma yöntemiyle sağlığımızla ilgili pekçok bilgi edinebilir ve yapmamız gerekenleri de öğrenebiliriz.

Naturopati

Tüm doğal şifa yöntemleri naturopatinin altında yer alabilir. Naturopati "Hastalığın değil, kişinin tedavi edilmesi" tezine dayanır. Yani kişiyi parçalara bölerek değil bir bütün olarak görmek ve sağlığına kavuşması için ne gerekiyorsa yapmayı gerektiren, doğal şifa yöntemidir. Naturopatide, kişinin iyileşme gücünün kendi içinde yer aldığı ve gereken ortamın, imkanın ve şifa gücünün harekete geçirilmesiyle, sağlıklı yaşamanın mümkün olduğu savunulur.

Akupunktur

Çin tıbbının büyük bir bölümünü oluşturan Akupunktur, 3000 yıllık bir geçmişe dayanır. Akupunktur, yıllardır, fiziksel, duygusal ve ruhsal sorunlar için uygulanan doğal bir terapidir. Meridyenler, kan dolaşımını sağlayan atar, toplar ve kılcal damarlara paralel hareket eden ve yaşamsal enerji akışının olduğu hatlardır. Akupunktur noktaları olarak tanımlanan, yaşam enerjisinin aktığı noktalara yerleştirilen iğneler, bu enerjiyi harekete geçirerek iyileşme sürecini başlatır. Akupunktur terapisine başlamadan önce yapılan detaylı konsültasyon ile kişinin bir bütün olarak beden uyumu, dengesi incelenir. Tespit edilen verilerle belirlenen akupunktur noktalarına yerleştirilen iğneler belli tekniklerle uygulanır ve bir süre o noktada bırakılır. Batıda yoğun bir şekilde uygulanan bu doğal tedavi yöntemi, yıllardır araştırılarak bir çok farklı uygulama teknikleriyle geliştirilmiştir.

24/2/2009

Reflü nedir?Tedavi yöntemleri nelerdir?

Reflü (gögüs yanması) hakkında bilmek istedikleriniz:

Gastroösofagiyal reflü (GÖR) mide içinde bulunan yemek ve asitin yemek borusuna (Ösefagus) geri tepmesine verilen  isimdir. Göğüste yanma yaptığı için halk arasında “göğüs yanması” olarak bilinir. Reflü ülkemizde ve tüm dünyada çok sık görülmektedir. Endüstriyel, rafine gıdalar ile beslenenlerin en az %20’sinde reflü olduğu, hatta bu rakamın %50’leri geçtiği söylenmektedir. Ülkemizde yapılan bir çalışmada toplumun %20’sinde gastroözefageal reflü hastalığı saptanmıştır. Olguların çoğunluğunu şişmanlar, yaşlılar ve hamileler oluşturur. Diyafragma yarığı fıtığı (hiatal herni) reflüyü kolaylaştıran önemli, fakat çok sık olmayan bir reflü nedenidir.

 

Reflünün oluşum mekanizması

 

Hastalığın oluşmasını önlemek ya da var olanı geriletebilmek için önce reflünün nasıl meydana geldiğini öğrenmek gerekir.

 

Yemek borusunun alt ucunun mide ile birleştiği yerde da alt özefagus büzgeçi (sfinkter) denilen, kastan oluşmuş kapak benzeri bir yapı bulunur. Bu büzgeç yemek mideye inerken gevşer, mideden tekrar yukarıya çıkarsa büzüşür. Normalde yemek borusu yolu ile mideye inen yiyecek nadiren tekrar yemek borusuna döner. Bunun nedeni bu sırada yemek borusunun alt ucundaki büzgecin tekrar büzülmesidir. Yani bu büzgeç normal koşullarda sadece yutma işlevi sırasında açılır. 

 

Reflüde yemek borusu alt büzgeçi kapalı olması gerektiği zaman gevşer ve mide içeriği yemek borusuna geri kaçar. Mide şişkinliği mevcut durumu azdırır. Geri kaçış nadiren bu büzgeçin tonusunun (belirli kasılma hali) yetersizliğine bağlıdır. Bu olay günün değişik saatlerinde sık sık meydana gelir (1).

 

Mide yüzeyini döşeyen hücreler midenin salgıladığı güçlü aside karşı dayanıklıdır. Halbuki yemek borusunun döşemesinin bu güçlü asitten korunacak bir özelliği yoktur.  Uzun süre mide asidine maruz kalırsa burada iltihap gelişir; buna ösofajit denir. Ösofajit uzun erimde yemek borusu kanserine yol açabilir.

 

Her ne kadar mide asidinin reflü mekanizasında önemli rolü olsa da reflülü hastalarda mide asidi aşırı salgısı yoktur (2). Hatta birçok reflülü hastada (özellikle yaşlılarda) mide asit salgısı düşüktür (3). Bu nedenle asit azaltan ilaçların bu hastalarda kullanılması hazım sorunlarını daha da artırır.

Klinik belirtiler nelerdir?

Hasta reflüyü genellikle göğüs kemiğinin altında bir “yanma” ve ”baskı” olarak hisseder,  bazen de bu yanma hissi boğaza doğru yansır.  Yanma ve baskı tarzında olan bu yakınmalar yemekten sonra artar ve saatlerce sürebilir. Bazen ağza ekşi su da gelebilir. Astım, larenjit (ses kısıklığı), yutma güçlüğü görülebilir.  Daha nadir olarak yukarda anlatıldığı gibi zatürreeye de yol açabilir. 

Reflünün yan etkileri nelerdir?


Reflü tedavi edilmez ise yemek borusunda darlık ve kanamalara yol açabilir. Çocukluk çağı astımının üçte birinin altında reflü yatmaktadır. Uzun süre asitli bir sıvı ile karşılaşan ösofagus mukozasında (sümüksü zarında)  kanser öncesi  bir takım değişiklikler görülebilir. Buna  Barrett Özefagusu denir.  Uzun süre reflüsü olan bir kişide yutma güçlüğü (disfaji), kanama, boğulma hissi, öksürük, ses kısıklığı ve kilo kaybı belirtiler ösefagus kanserini düşündürmelidir.

 

Nasıl teşhis konulur?

 

Hastanın şikayetleri iyi değerlendirilirse reflü teşhisi hiçbir laboratuar yöntemine başvurmadan genellikle rahat konulur. Altta yatan önemli bir anatomik neden düşünülürse aşağıdaki incelemeler yapılır.


      
1- Boyalı madde ile çekilen yemek borusu- mide - on iki parmak bağırsağı filimi

2- Gasroskopi: yemekborusu ve midenin  fleksibl bir tüp ile doğrudan görüntülenmesi

3- Özefagus manometresi: Yemek borusu alt büzgeçinin basıncının incelenmesi

4- pH metre: Burundan çok ince fleksibl bir tüp yemek borusundan mideye gönderilerek buradaki basınçlar ve yukarı çıkan asit miktarı ölçülebilir.

Klasik reflü tedavisi 
      

1. Mide asidini azaltan ilaçlar: Üç gruptur; anti asitler, H2 reseptör blokerleri ve proton pompa inhibitörleri

 

Asit azaltan ilaçlar grup olarak birçok ülkede en çok satan ilaçla arasında birinci ya da ikinci sıradadır.  Her ne kadar aksini iddia edenler varsa da bu ilaçların hastalığı tedavi edici bir niteliği  yoktur. Tıpta müthiş ilerlemeler olmasına, bir yığın modern mide ilaçlarının keşfine rağmen reflü şikayetlerin  görüldüğü insanların sayısı azalmak bir tarafa roket hızı ile yükselmektedir!!

 

2. Prokinetik ilaçlar: Mide içindeki maddelerin bağırsağa daha hızlı geçmesini kolaylaştırırlar. 


3. Eğer ilaç tedavisi ile hastaların şikayetleri geçmiyorsa ya da kanama, Barrett, darlık gibi komplikasyonlar varsa cerrahi yöntemlere başvurulur.

 

Diyet ve reflü

 

Şişman kişilerin çoğunda reflü ve mide şikayetleri vardır. Fazla yağlı yiyeceklerin reflüye neden olduğu ileri sürülmüştür. Fakat reflünün diyetteki yağ miktarına değil şişmanlıkla ilgisi olduğu gösterilmiştir (4). 

 

Buna karşılık rafine (hızlı kana karışan) şekerlerin diyetteki fazlalığı  ise reflüye neden olmaktadır.  Yapılan bir araştırmada reflüsü olan hastaların diyetindeki glisemik endeksi yüksek gıdalar çıkartıldığında  hastalık belirtilerinin bir hafta içerisinde düzeldiği gösterilmiştir (5).

Hatta bu çalışmaya katılan hastalar alkol, sigara, ve kahve gibi kötü alışkanlıklarına devam etmelerine rağmen reflü şikayetleri düzelmiştir. Bahsi geçen hastalar mide ilaçlarının tümünü kesmişlerdir.

 

Bizim gözlemlerimiz de aynı şekildedir. Düşük şekerli bir diyet olan “Taş devri diyeti”ni uygulayan kişilerin çok büyük bir bölümünde (neredeyse hepsinde) reflü birkaç gün içinde kendiliğinden kaybolmaktadır. Düşük şekerli diyetin reflüyü nasıl azatlığının mekanizması iyi bilinmemektedir. Benim kişisel görüşüm şu şekildedir.

 

Un ve şekerden  zengin gıda ile beslenenlerde insülin direnci ve buna bağlı reaktif hipoglisemiler (tepkisel kan şeker düşüklüğü) olmaktadır. Hipoglisemiyi düzeltmek için vücutta sempatik sistem uyarılmaktadır. Yemek borusunun alt ucunun kapanması parasempatik sinir sistemi ile ilgilidir. Hipoglisemi sonucu sempatik sinir sistemi aşırı uyarılınca yemek borusu alt büzgeçi yutma olmamasına rağmen açılır ve mide içindekiler geriye kaçar.

  

İlaçsız reflü tedavisi

 Acil tedavinin ilk adımı günde 4 litre su içmektir. Yakınmalar azalınca bu iki litreye kadar azaltılabilir.

 

İkinci önemli adım rafine şekerlerin, un ve şekerden mamül gıdaların, belirgin bir şekilde azaltılmasıdır (Bak taş devri diyeti www.beslenmebulteni.com). Diyete ivegen belirtiler kaybolduktan sonra da devam edilmelidir.

 

Üçüncü önemli adım günde en az 3-4 diş kadar sarımsak yemektir. Sarımsak ezildikten sonraki ilk yarım saat içinde tüketilmelidir (saramsak haplarının etkisi azdır). Sarımsak helicobacter dahil mide-bağırsak kanalındaki bütün patojen (hastalık yapan) mikroorganizmaları  etkisizleştirir. Bilindiği gibi helikobakter adı verilen bakteriler ülsere yol açmaktadırlar.


 

Dördüncü önemli adım günde 0.5-1 litre kadar kefir ayranı içilmesidir. Kefir bağırsakta yaşayan faydalı mikropların sayısını artırır, sindirimi kolaylaştıran enzimler üretir ve birçok vitamini sentezler (K, niasin, biyotin vb). Kefir midenizi rahatlatır, kabızlığı önler, alerjiyi azaltır, bağışıklık sistemini güçlendirir ve kansere karşı koruyucudur. Kefir mayasını aktardan ya da bir komşunuzdan alın evde kendiniz yapın.   

 

Zatürree-mide ilaçları

 

ABD’de yapılan bir araştırmaya göre primer bakım merkezlerine başvuran 364,683 hastanın  üzerinde yapılmış (6). Bu hastaların 5,551’inde primer pnömoni (zatürree) saptanmış. En az bir yıl asit salgısı azaltan ilaç kullanan kişilerde pnömoni sıklığı %2.45 iken, bu tip ilaçları kullanmayanlarda oran %0.6 olarak bulunmuş; yani dört kez daha az pnömoni olmuş.

 Mide asidinin önemli işlevlerinden biri de yiyeceklerimiz ile aldığımız mikropları öldürmektir.

Yanı mide asidi bağışıklık sistemimizin en önemli üyelerinden biridir. Yukarıdaki sözü edilen çalışmada zatürreenin mide asidi azaltan ilaçları kullananlarda 4 kat fazla görülmesi bu konunun önemini daha da iyi vurgulamaktadır. 

 

B12 vitamini-mide ilaçları

 Mide asidinin azalması diyet ile alınan B12 vitamininin diyetsel proteinlerden ayrılmasını engeller. B12 vitamini eksikliği son yıllarda müthiş bir artış göstermektedir. Bunun temel nedenleri kırmızı et yeme yasağı ve mide ilaçlarıdır (7).  B12 vitamini eksikliği kansızlığa, halsizliğe, konsantrasyon zaafına ve hatta bunamaya kadar varan ağır bulgulara yol açabilir.

 

B12 yetersizliğinden korunmak için asit azaltan ilaçlar kesilmeli ve C vitamini ya da diğer doğal asitli yiyeceklerden zengin bir diyet ile beslenilmelidir.

 

Mide ilaçları ve hazımsızlık

 Mide ilaçları asit salgısını azalttığından ya da var olanı etkisizliştirdiğinden protein sindirimi büyük ölçüde bozulur. Bu durum sonucunda yeteri kadar sindirilmemiş protein parçacıkları kana geçer. Sonuçta bir yığın alerjik, enflamatuvar ya da otoimmün hastalık (Hoshimoto tiroidit, mültipl skleroz, romatoid artrit, lupus, ülseröz kolit, astım vb) gelişebilir.

 

Mide ilaçları ve minerallerin emilimi

 Mide asidinin azalması diyet ile alınan kalsiyum ve demir gibi minerallerin emilimini de azaltır. Örneğin antiasitler fazla kalsiyum içermesine rağmen mide asitliğini azalttığı için iyi bir kalsiyum kaynağı değillerdir.

 

Kanser ve reflü ilaçları

 Mide asidini azaltan ilaçların Barett ösefagusunu azaltması lazım geldiği varsayıldığına göre, son 15-20 yıldır yemek borusu kanserlerininin de azalmasını beklerdik.  Halbuki bu dönem içinde ösefagus kanserleri 3-4 kat artmıştır !! (8-10)

 

11/9/2008

Enerji Klinik’te Kuantum Terapileri

Enerji Klinik’te Ozon Terapi her hastamıza uyguladığımız genel tedavi programının ya da Anti-Aging Terapi programının bir bölümü olarak yapılmaktadır.

Ozon Terapi de dahil olmak üzere tüm tedaviler kişinin sağlık gereksinimleri göz önünde bulundurularak, ve beslenme rejimleri de düzenlenerek uygulanır.
Enerji Klinik’te tüm hastalarımıza ozon terapi yanında iyon detoks terapisi de yapılarak toksinlerden kurtulmaları sağlanır. Duruma göre manyetik alan terapisi, frekans terapileri ve lazer terapisi tedaviye eklenir.
Anti-aging’e yönelik önleyici tıp yaklaşımları tedavi programının ayrılmaz bir parçasıdır. Tedavi programları doktorunuz tarafından genel sağlık durumunuz göz önünde bulundurularak planlanır.

11/9/2008

Diş fırçalama kalp krizi riskini azaltıyor

DİŞ fırçalamanın kalp krizi riskini azaltabileceği açıklandı. Yeni Zelandalı Profesör Greg Seymour, “Diş eti hastalıkları tehdidi nedeniyle vücut kendi savunma sistemini devreye sokuyor ve kendi koruyucu hücrelerini öldürüyor. Bu durum damarda kireçlenmeye neden olarak kalp krizini tetikliyor” diye konuştu.

25/2/2008

İstanbul'a meme kanseri laboratuvarı

Türkiye Patoloji Dernekleri Federasyonu'nun girişimiyle İstanbul Tıp Fakültesi'nde meme kanseri laboratuvarı kuruldu.

Meme kanserinin en erken dönemde teşhisini sağlayan cihazlardan oluşan laboratuvarın, 6 ilde daha devlet ve üniversite hastanelerinde açılması planlanıyor.
              
Patoloji Dernekleri Federasyonu Başkanı Profesör Sıtkı Tuzlalı, meme kanserinin kadınlar arasında en sık rastlanan kanser türü olduğunu, Türkiye'de şu anda yaklaşık 25 bin civarında meme kanseri hastası bulunduğunu ve her gün yeni bir hasta eklendiğini belirtiyor ve ekliyor:

"Hastalığın hangi karakterde olduğunun doğru olarak belirlenmesi halinde meme kanseri hastalarının yaşam süresi ve kalitesi önemli ölçüde artıyor. Hatta kanserden kurtulmak bile mümkün hale gelebiliyor."
 
Hastalığın hızla ilerlemesine neden olan ve hastaların yüzde 25'inde görülen iki farklı hücreyi tespit edebilen "fish" adlı sistemin bulunduğu laboratuvarın hastalığın erken teşhis edilmesinde olumlu katkılar yapması bekleniyor.

Blogcu ile yapıldı