Blogumuzda bulunan yazılar tamamen bilgilendirme amaçlıdır.Hastalık ve rahatsızlıklarınızın tedavisi için lütfen doktorunuza veya enyakın sağlık birimine başvurunuz.

« Önceki |

24/2/2009

OSTEOPOROZ (KEMİK ERİMESİ) NEDİR? NASIL KORUNMALI?


Osteoporoz yani kemik erimesi kemik doku yogunluğunun azalması nedeniyle dayanıklığının azalması, yani kalitesinin düşmesidir. Kemik erimesinin şiddeti arttıkça kemik kırılganlığı da artmaktadır. Osteoporoz ciddi ve sinsi bir hastalıktır. Bu yüzden kemik erimesi, zamanında yakalanıp önlenmezse sakatlıklara ve ölüme neden olur. Dünyada kalp-damar hastalıkları ve kanserden sonra bilinen 3. ölüm nedeninin osteoporoz olduğu bildirilmiştir. 
Menopozda olan kadınlar yaşamlarının geri kalan kısımlarında osteoporoza bağlı %50'lik bir kemik kırığı riski ile karşı karşıyadırlar. Osteoporoz 3 kadına karşılık 1 erkekte görür ve yaşlılıkta daha çok rastlanan bu hastalık tek başına yaşlılık hastalığı değildir.

Kemikler de kalp, beyin gibi canlı ve sürekli yapılanan bir sistemdir. 30 yaşına kadar kemik yapısı ilerler ve 30 yaşında doruk noktasına ulaşılır. 30 yaşında yeterli kemik kütlesine ulaşılmaması halinde hastalık ortaya çıkmaya başlar. Bu yüzden, kemiklerin korunmasında ve güçlü olmasında birinci adım beslenmedir. 45 yaşından sonraysa kemik kayıp hızı, artmaya başlar. 30-35 yaşına kadar kemik yoğunluğunu en üst seviyeye taşıyabilirsek, ileride yaşanacak yıkımın tahribatını da en aza indirebilir ve osteoporozun önüne geçebiliriz.

ANNE KARNINDAN İTİBAREN BESLENMEYE ÖZEN GÖSTERİLMELİ !


Bebeklikten, hatta anne karnından itibaren doğacak çocuğun geleceği düşünülerek doğru beslenilmesi lazım. Kalsiyumun, yaşam boyunca yeterli miktarda alınması, kemik dokusunu en üst seviyeye çıkaracağından bu yıkımın etkisini zayıflatır. Ayrıca fiziksel aktiviteler, kemiklerin güçlenmesini sağlar. Bütün bunlara karşın yine de genetik gibi diğer bazı faktörler nedeniyle hastalık ortaya çıkabilir. O zaman da uygulanacak tedaviyle yıkım önlenebilir.


Osteoporotik kemik hem kütlesini kaybetmiş hem de iç yapısı bozulmuş bir kemiktir. Kaybolan kemiği tekrar yerine koymak oldukça zor, pahalı ve uzun zaman alan bir olaydır, dolayısı ile risk faktörlerini belirlemek ve osteoporozu önlemek gelişmiş bir osteoporozu tedavi etmekten daha kolaydır.


KEMİK ERİMESİ İÇİN ÖNEMLİ RİSK FAKTÖRLERİ...

1. Kadın olmak

2. 50 yaşın üstünde olmak (Yaş arttıkça yoğunluğunu kaybeden kemikler zayıflar)

3. Menopoza girmiş olmak (Menopoza girmiş kadınların ortalama üçte birinde osteoporoz gelişmektedir ki, bunun sorumlusu östrojen düzeyindeki azalmadır)

4. Erken menopoza girmek veya yumurtalıkların operasyon ile alınmasını takiben cerrahi (yapay) menopoza girmek.

5. Erkeklerde erkek cinsiyet hormonu olan testosterondaki azalma ile kemik kütlesi de azalabilmektedir (Erkeklerde gonad fonksiyonunun; işlevinin herhangi bir nedenle azalması osteoporoza bağlı kırıklara yol açabilmektedir).

6. Düşük kalsiyum içeren yiyeceklerle beslenme ve vitamin D eksikliği

7. Fiziksel aktivitenin, hareketliliğin ve egzersizin az olması, (egzersizin kemik kütlesini arttırdığı, kemiği kuvvetlendirdiği kanıtlanmıştır).

8. Ailede osteoporozlu kimselerin bulunması (kırıklara yatkınlığın bir kısmı kalıtsaldır; annelerinde omurga kırığı öyküsü olan genç kadınlarda da kemik kütlesinde azalmaya rastlanmaktadır)

9. Kısa boylu, ince yapılı kişiler iri yapılı, kilolu kişilere göre daha fazla osteoporoz riski taşımaktadırlar.

10. Beyaz tenli, açık renk gözlü olmak.

11. Sigara içmek

12. Alkollü, kolalı ve kafeinli içecekleri çok fazla tüketmek.

13. Bazı ilaçları uzun süreden beri veya yüksek dozlarda kullanıyor olmak (örneğin; kortikosteroidler, lityum, alüminyum, antikonvülzanlar, antiasitler, antikoagülanlar, siklosporin, tiroid ilaçları ve bazı kanser ilaçları gibi).

14. Bazı hastalıkların olması. Örneğin; şeker hastalığı, tiroid veya paratiroid bezinin fazla çalışması, mide-barsak operasyonu geçirmiş olmak, uzun süren hareketsizlik, felçler, bazı romatizmal hastalıklar ve diğer bazı endokrin (hormonal) hastalıklar osteoporoza neden olabilmektedirler.

Bütün bu nedenlerden dolayı osteoporoz hastalığının sebebinin araştırılmasında tanısında takibinde sadece muayene yeterli değildir; film, kemik yoğunluğu ölçümleri, kan ve idrar incelemeleri de gerekmektedir.


Belirtileri:

Bel ve sırt ağrısı
Boyda kısalma, omurgada kırık
Sırtta kaburlaşma, omuzlarda yuvarlaklaşma
El bileğinde kırık
Kaburga kırıkları
Kalça kemiğinde kırık
Hastalığın önüne geçmek için bol sebze ve süt ürünleri tüketilmesi gereklidir.Peynir, lor, yoğurt, süt ve bol sebze sofradan eksik edilmemelidir. Günde 15-20 dakika mutlak surette güneşte kalınmalı ve egzersiz yapılmalıdır. Egzersiz günde en azından yarım saat tempolu yürüyüş şeklinde olabilir.

Osteoporozda tanı kemik mineral yoğunluğu ölçümü ile konur. Osteoporozun tipini belirlemek için bununla birlikte kan biyokimya değerleri araştırılmalıdır.

Erken tanı konması son derece önemlidir !!!


Tedavide;

1.Yaşam tarzında değişiklikler yaparak düşmeyi azaltacak önlemler almak,
2.Doktorunuzca önerilen egzersiz programlarını uygulamaya çalışmak,
3.Beslenme şeklinizi önerilen şekilde düzenlemek,
4.İlaçlarınızı düzenli kullanmak ve yine düzenli doktor kontrolüne gitmek,
5.Osteoporozun önlenebilen ve tedavi edilebilen bir hastalık olduğunu bilmek gerekmektedir.

PROF.DR. FİKRET TÜZÜN-ALMAN HASTANESİ

 

24/2/2009

Reflü nedir?Tedavi yöntemleri nelerdir?

Reflü (gögüs yanması) hakkında bilmek istedikleriniz:

Gastroösofagiyal reflü (GÖR) mide içinde bulunan yemek ve asitin yemek borusuna (Ösefagus) geri tepmesine verilen  isimdir. Göğüste yanma yaptığı için halk arasında “göğüs yanması” olarak bilinir. Reflü ülkemizde ve tüm dünyada çok sık görülmektedir. Endüstriyel, rafine gıdalar ile beslenenlerin en az %20’sinde reflü olduğu, hatta bu rakamın %50’leri geçtiği söylenmektedir. Ülkemizde yapılan bir çalışmada toplumun %20’sinde gastroözefageal reflü hastalığı saptanmıştır. Olguların çoğunluğunu şişmanlar, yaşlılar ve hamileler oluşturur. Diyafragma yarığı fıtığı (hiatal herni) reflüyü kolaylaştıran önemli, fakat çok sık olmayan bir reflü nedenidir.

 

Reflünün oluşum mekanizması

 

Hastalığın oluşmasını önlemek ya da var olanı geriletebilmek için önce reflünün nasıl meydana geldiğini öğrenmek gerekir.

 

Yemek borusunun alt ucunun mide ile birleştiği yerde da alt özefagus büzgeçi (sfinkter) denilen, kastan oluşmuş kapak benzeri bir yapı bulunur. Bu büzgeç yemek mideye inerken gevşer, mideden tekrar yukarıya çıkarsa büzüşür. Normalde yemek borusu yolu ile mideye inen yiyecek nadiren tekrar yemek borusuna döner. Bunun nedeni bu sırada yemek borusunun alt ucundaki büzgecin tekrar büzülmesidir. Yani bu büzgeç normal koşullarda sadece yutma işlevi sırasında açılır. 

 

Reflüde yemek borusu alt büzgeçi kapalı olması gerektiği zaman gevşer ve mide içeriği yemek borusuna geri kaçar. Mide şişkinliği mevcut durumu azdırır. Geri kaçış nadiren bu büzgeçin tonusunun (belirli kasılma hali) yetersizliğine bağlıdır. Bu olay günün değişik saatlerinde sık sık meydana gelir (1).

 

Mide yüzeyini döşeyen hücreler midenin salgıladığı güçlü aside karşı dayanıklıdır. Halbuki yemek borusunun döşemesinin bu güçlü asitten korunacak bir özelliği yoktur.  Uzun süre mide asidine maruz kalırsa burada iltihap gelişir; buna ösofajit denir. Ösofajit uzun erimde yemek borusu kanserine yol açabilir.

 

Her ne kadar mide asidinin reflü mekanizasında önemli rolü olsa da reflülü hastalarda mide asidi aşırı salgısı yoktur (2). Hatta birçok reflülü hastada (özellikle yaşlılarda) mide asit salgısı düşüktür (3). Bu nedenle asit azaltan ilaçların bu hastalarda kullanılması hazım sorunlarını daha da artırır.

Klinik belirtiler nelerdir?

Hasta reflüyü genellikle göğüs kemiğinin altında bir “yanma” ve ”baskı” olarak hisseder,  bazen de bu yanma hissi boğaza doğru yansır.  Yanma ve baskı tarzında olan bu yakınmalar yemekten sonra artar ve saatlerce sürebilir. Bazen ağza ekşi su da gelebilir. Astım, larenjit (ses kısıklığı), yutma güçlüğü görülebilir.  Daha nadir olarak yukarda anlatıldığı gibi zatürreeye de yol açabilir. 

Reflünün yan etkileri nelerdir?


Reflü tedavi edilmez ise yemek borusunda darlık ve kanamalara yol açabilir. Çocukluk çağı astımının üçte birinin altında reflü yatmaktadır. Uzun süre asitli bir sıvı ile karşılaşan ösofagus mukozasında (sümüksü zarında)  kanser öncesi  bir takım değişiklikler görülebilir. Buna  Barrett Özefagusu denir.  Uzun süre reflüsü olan bir kişide yutma güçlüğü (disfaji), kanama, boğulma hissi, öksürük, ses kısıklığı ve kilo kaybı belirtiler ösefagus kanserini düşündürmelidir.

 

Nasıl teşhis konulur?

 

Hastanın şikayetleri iyi değerlendirilirse reflü teşhisi hiçbir laboratuar yöntemine başvurmadan genellikle rahat konulur. Altta yatan önemli bir anatomik neden düşünülürse aşağıdaki incelemeler yapılır.


      
1- Boyalı madde ile çekilen yemek borusu- mide - on iki parmak bağırsağı filimi

2- Gasroskopi: yemekborusu ve midenin  fleksibl bir tüp ile doğrudan görüntülenmesi

3- Özefagus manometresi: Yemek borusu alt büzgeçinin basıncının incelenmesi

4- pH metre: Burundan çok ince fleksibl bir tüp yemek borusundan mideye gönderilerek buradaki basınçlar ve yukarı çıkan asit miktarı ölçülebilir.

Klasik reflü tedavisi 
      

1. Mide asidini azaltan ilaçlar: Üç gruptur; anti asitler, H2 reseptör blokerleri ve proton pompa inhibitörleri

 

Asit azaltan ilaçlar grup olarak birçok ülkede en çok satan ilaçla arasında birinci ya da ikinci sıradadır.  Her ne kadar aksini iddia edenler varsa da bu ilaçların hastalığı tedavi edici bir niteliği  yoktur. Tıpta müthiş ilerlemeler olmasına, bir yığın modern mide ilaçlarının keşfine rağmen reflü şikayetlerin  görüldüğü insanların sayısı azalmak bir tarafa roket hızı ile yükselmektedir!!

 

2. Prokinetik ilaçlar: Mide içindeki maddelerin bağırsağa daha hızlı geçmesini kolaylaştırırlar. 


3. Eğer ilaç tedavisi ile hastaların şikayetleri geçmiyorsa ya da kanama, Barrett, darlık gibi komplikasyonlar varsa cerrahi yöntemlere başvurulur.

 

Diyet ve reflü

 

Şişman kişilerin çoğunda reflü ve mide şikayetleri vardır. Fazla yağlı yiyeceklerin reflüye neden olduğu ileri sürülmüştür. Fakat reflünün diyetteki yağ miktarına değil şişmanlıkla ilgisi olduğu gösterilmiştir (4). 

 

Buna karşılık rafine (hızlı kana karışan) şekerlerin diyetteki fazlalığı  ise reflüye neden olmaktadır.  Yapılan bir araştırmada reflüsü olan hastaların diyetindeki glisemik endeksi yüksek gıdalar çıkartıldığında  hastalık belirtilerinin bir hafta içerisinde düzeldiği gösterilmiştir (5).

Hatta bu çalışmaya katılan hastalar alkol, sigara, ve kahve gibi kötü alışkanlıklarına devam etmelerine rağmen reflü şikayetleri düzelmiştir. Bahsi geçen hastalar mide ilaçlarının tümünü kesmişlerdir.

 

Bizim gözlemlerimiz de aynı şekildedir. Düşük şekerli bir diyet olan “Taş devri diyeti”ni uygulayan kişilerin çok büyük bir bölümünde (neredeyse hepsinde) reflü birkaç gün içinde kendiliğinden kaybolmaktadır. Düşük şekerli diyetin reflüyü nasıl azatlığının mekanizması iyi bilinmemektedir. Benim kişisel görüşüm şu şekildedir.

 

Un ve şekerden  zengin gıda ile beslenenlerde insülin direnci ve buna bağlı reaktif hipoglisemiler (tepkisel kan şeker düşüklüğü) olmaktadır. Hipoglisemiyi düzeltmek için vücutta sempatik sistem uyarılmaktadır. Yemek borusunun alt ucunun kapanması parasempatik sinir sistemi ile ilgilidir. Hipoglisemi sonucu sempatik sinir sistemi aşırı uyarılınca yemek borusu alt büzgeçi yutma olmamasına rağmen açılır ve mide içindekiler geriye kaçar.

  

İlaçsız reflü tedavisi

 Acil tedavinin ilk adımı günde 4 litre su içmektir. Yakınmalar azalınca bu iki litreye kadar azaltılabilir.

 

İkinci önemli adım rafine şekerlerin, un ve şekerden mamül gıdaların, belirgin bir şekilde azaltılmasıdır (Bak taş devri diyeti www.beslenmebulteni.com). Diyete ivegen belirtiler kaybolduktan sonra da devam edilmelidir.

 

Üçüncü önemli adım günde en az 3-4 diş kadar sarımsak yemektir. Sarımsak ezildikten sonraki ilk yarım saat içinde tüketilmelidir (saramsak haplarının etkisi azdır). Sarımsak helicobacter dahil mide-bağırsak kanalındaki bütün patojen (hastalık yapan) mikroorganizmaları  etkisizleştirir. Bilindiği gibi helikobakter adı verilen bakteriler ülsere yol açmaktadırlar.


 

Dördüncü önemli adım günde 0.5-1 litre kadar kefir ayranı içilmesidir. Kefir bağırsakta yaşayan faydalı mikropların sayısını artırır, sindirimi kolaylaştıran enzimler üretir ve birçok vitamini sentezler (K, niasin, biyotin vb). Kefir midenizi rahatlatır, kabızlığı önler, alerjiyi azaltır, bağışıklık sistemini güçlendirir ve kansere karşı koruyucudur. Kefir mayasını aktardan ya da bir komşunuzdan alın evde kendiniz yapın.   

 

Zatürree-mide ilaçları

 

ABD’de yapılan bir araştırmaya göre primer bakım merkezlerine başvuran 364,683 hastanın  üzerinde yapılmış (6). Bu hastaların 5,551’inde primer pnömoni (zatürree) saptanmış. En az bir yıl asit salgısı azaltan ilaç kullanan kişilerde pnömoni sıklığı %2.45 iken, bu tip ilaçları kullanmayanlarda oran %0.6 olarak bulunmuş; yani dört kez daha az pnömoni olmuş.

 Mide asidinin önemli işlevlerinden biri de yiyeceklerimiz ile aldığımız mikropları öldürmektir.

Yanı mide asidi bağışıklık sistemimizin en önemli üyelerinden biridir. Yukarıdaki sözü edilen çalışmada zatürreenin mide asidi azaltan ilaçları kullananlarda 4 kat fazla görülmesi bu konunun önemini daha da iyi vurgulamaktadır. 

 

B12 vitamini-mide ilaçları

 Mide asidinin azalması diyet ile alınan B12 vitamininin diyetsel proteinlerden ayrılmasını engeller. B12 vitamini eksikliği son yıllarda müthiş bir artış göstermektedir. Bunun temel nedenleri kırmızı et yeme yasağı ve mide ilaçlarıdır (7).  B12 vitamini eksikliği kansızlığa, halsizliğe, konsantrasyon zaafına ve hatta bunamaya kadar varan ağır bulgulara yol açabilir.

 

B12 yetersizliğinden korunmak için asit azaltan ilaçlar kesilmeli ve C vitamini ya da diğer doğal asitli yiyeceklerden zengin bir diyet ile beslenilmelidir.

 

Mide ilaçları ve hazımsızlık

 Mide ilaçları asit salgısını azalttığından ya da var olanı etkisizliştirdiğinden protein sindirimi büyük ölçüde bozulur. Bu durum sonucunda yeteri kadar sindirilmemiş protein parçacıkları kana geçer. Sonuçta bir yığın alerjik, enflamatuvar ya da otoimmün hastalık (Hoshimoto tiroidit, mültipl skleroz, romatoid artrit, lupus, ülseröz kolit, astım vb) gelişebilir.

 

Mide ilaçları ve minerallerin emilimi

 Mide asidinin azalması diyet ile alınan kalsiyum ve demir gibi minerallerin emilimini de azaltır. Örneğin antiasitler fazla kalsiyum içermesine rağmen mide asitliğini azalttığı için iyi bir kalsiyum kaynağı değillerdir.

 

Kanser ve reflü ilaçları

 Mide asidini azaltan ilaçların Barett ösefagusunu azaltması lazım geldiği varsayıldığına göre, son 15-20 yıldır yemek borusu kanserlerininin de azalmasını beklerdik.  Halbuki bu dönem içinde ösefagus kanserleri 3-4 kat artmıştır !! (8-10)

 

17/1/2008

Mutfak kültürü diyabete yön veriyor

   Mustafa Kemal Üniversitesi (MKÜ) Tıp Fakültesi İç Hastalıklar Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Edip Uçar, diyabetin en fazla Doğu Akdeniz ile Güneydoğu Anadolu'da görüldüğünü bildirdi. Uçar, Hatay'da hayvansal gıdaların çok tüketilmesi ve tatlı yeme alışkanlığıyla hareketsiz yaşamın diyabeti tetiklediğini söyledi.

Türkiye'de diyabet hastalığının ortalamasının yüzde 7-8 olduğuna işaret eden Uçar, şunları kaydetti: ''Bu alanda lider iller genellikle doğu Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nden çıkıyor. İlk sırayı yüzde 13 ile Şanlıurfa alırken, 5'inci sıradaki Hatay'da bu oran yüzde 10,1. Diyabet hastalığı büyük oranda genetik olarak görülür. Gençlerde ve çocuklarda görülen diyabet hastalığı ise irsi değil. Çoğunlukla kilolu, orta yaş ve üstü olanlarda görülür. Bu bölgede beslenme alışkanlığından kaynaklanan bir diyabet yoğunluğu var. Karbonhidratlı tatlı grubunun (künefe, kadayıf gibi) ve sakatat gibi hayvansal gıdaların çok tüketilmesi, hareketsiz yaşam sürülmesi diyabeti tetikliyor.''

''TÜM ORGANLARI OLUMSUZ ETKİLİYOR''

Uçar, diyabetin kronik bir hastalık olduğunu; söz konusu bölgeler başta olmak üzere risk grubundakilerin titizlikle incelenerek, önlemler alınması gerektiğini vurgulayarak, şöyle devam etti: ''Bizim için en önemli nokta, şeker hastalarının tedavisinde zorlanıyor olmamız. Hastanın, bu hastalıkla yaşamayı bilmesi gerekir. Bu hastalık kronik olduğu için tamamen yok olması söz konusu değil. Amaç, hastaya daha kaliteli ve sağlıklı yaşam sunabilmek. Bunun için de hastanın kontrollere zamanında ve sürekli gelmesi gerekiyor. Şeker hastalığının vücutta etkilemediği organ yok. Her damarı, her siniri etkiler. Özellikle göz ve böbreklerde büyük hasar bırakmakta.''

''ŞİKAYETİ OLMAYANLAR DA TAHLİL YAPTIRMALI''

Diyabetin, diyetisyen ve hastanın tedaviye birlikte karar verecekleri bir hastalık olduğunu vurgulayan Uçar, bunlardan birinin eksikliğinin diyabet tedavisinin başarısız olması anlamına geldiğini söyledi.

Hastalara diyabet eğitiminin iyi verilmesi ve daha geniş kitlelere ulaşılması halinde başarılı olunacağına dikkati çeken Uçar, ''Her hastamıza insülini nasıl yapacağını, nasıl beslenmesi gerektiğini ve egzersizleri nasıl yapması gerektiğini anlatıyoruz. Ailesinde şeker hastalığı olanlar ya da kendisinde şeker hastalığı belirtileri olanlar mutlaka bir sağlık merkezine başvurup kan şekeri ölçümlerini yaptırmaları gerekiyor. Hiçbir şikayeti olmayanların bile yılda en az bir kez ölçüm yaptırmaları gerekli. Ailede diyabet hastalığı varsa belirti olmasa bile 6 ayda bir kan şekeri ölçümü ve şeker yükleme testi yapılması gerekir'' dedi.

10/10/2007

‘Doktor AIDS’sin deyince ölmek istedim’

Bundan 4 yıl önce HIV taşıyıcısı olduğunu öğrenen, ancak AIDS olmadığı halde AIDS olduğunu sanıp eve kapanan ve defalarca intihar girişiminde bulunan A.K. yaşama dönüş hikayesini anlattı.Pozitif Yaşam Derneği, bir proje kapsamında HIV virüsü taşıyan, ancak AIDS hastası olmayan kişileri basın mensuplarıyla bir araya getirdi. Projenin amacı HIV pozitif olan birinin neler hissedebileceğini anlamak, kamuoyunda HIV ve AIDS ile ilgili önyargılara dikkat çekmekti. NTVMSNBC, bu proje kapsamında HIV pozitif olan A.K.’yla tanıştı. A.K. virüsü taşıdığını öğrendiği 4 yıl öncesinden bugüne kadar yaşadıklarını anlattı.

“20 yaşımdayken bir kıza aşık oldum ve nişanlandım. Sonra askere gittim fakat nişanlımın başka biriyle evlendirildiğini duydum. Bu benim için tam bir yıkım oldu. Her şey bu olayla değişti. Bir anda başıboş, düzensiz ve kontrolsüzce yaşamaya başladım” diyen A.K, o günden sonra kadınlarla intikam için beraber olduğunu söyledi:

’SAYISIZ KADINLA BERABER OLDUM’
“İntikam duygusuyla karşıma çıkan her kadınla birlikte oldum. Dengesiz, kısa süreli ilişkiler kurdum. Burada arkadaş çevresi de önemli, çünkü bu yaşam tarzında arkadaşlarımın etkisi çok büyük oldu. Korunmasız ve kontrolsüz bir cinsel hayatım vardı, çok sayıda yerli ve yabancı kadınla birlikte oldum. O zaman bazı hastalıkların ve enfeksiyonların cinsel yolla bulaştığını aslında biliyordum ama bana rastlamaz diye düşünüyordum.”

’HER GÜN ALKOL VE KOKAİN KULLANIYORDUM’
Peşpeşe yaşadıklarının alkol ve uyuşturucuya başlamasında etkili olduğunu belirten A.K. bağımlılık tedavisi gördü ama sonuç alamadı. “Kişiliğime ters düşen hareketler yapmaya başladım, vurup kırıyor, çevreme zarar veriyordum. Her gün kokain ve alkol alıyordum. Ailemin zoruyla 4 ay tedavi gördüm ama bağımlılıklarımdan kurtulamadım. Çünkü onlar benim tek dostumdu, içinde bulunduğum duruma ve acılarıma ancak alkol ve uyuşturucu sayesinde katlanabileceğimi düşünüyordum.”

’DOKTOR MAALESEF AIDS’SİNİZ DEYİNCE...’
A.K’nin ‘kontrol dışı’ diye tanımladığı yaşamı 39 yaşında bir anda başlayan ve uzun süre geçmeyen halsizlik şikayetiyle doktora gittiği güne kadar devam etti. “Çeşitli tahliller yapıldı ama aklıma kötü bir şey gelmiyordu. Sonuçları almak için gittiğimde elime bir kağıt verdiler. Üzerine HIV pozitif yazıyordu bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum, doktoru aradım. Doktor telefonda, ‘Ne o yoksa AIDS mi oldum’ diye sordum ama o ana kadar bu testi ciddiye almamıştım. Doktor, ‘Maalesef’ deyince, olduğum yere yığıldım.”

’HASTALIĞIMI DUYANLAR BENDEN UZAKLAŞTI’
“AIDS’i tedavisi olmayan, insanı kısa sürede bir deri bir kemik bırakıp sonra da öldüren bir hastalık olarak biliyordum. Gerçeği kimselerle paylaşamadım. Ailemden sadece ağabeyim biliyordu. O kadar umutsuzdum ki tedaviyi reddedip eve kapandım. Her geçen gün biraz daha yalnızlaşarak 4 yılımı evde geçirdim. Hastalığımı duyanlar oldu ve benden uzaklaşmaya başladılar. Dostlarım aramaz oldu, işimden çıktım. Maddi ihtiyaçlarımı ağabeyim karşılıyordu, çünkü ailem yurt dışında yaşadığımı sanıyordu.”

Evdeki tecrit hayatının alkol ve sigaraya olan bağımlılığım daha çok arttırdığını söyleyen A.K. bir kaç kez intihar girişiminde bulunmuş. “Çünkü çok yakında öleceğime inanıyordum. Birkaç kez silahımı ağzıma dayadım, oradan çekip şakağıma yaklaştırdım ama bir türlü tetiğe basamadım. Baktım yapamayacağım yavaş yavaş intihar etmeye karar verdim. Yemek yemediğim için 93 kilodan 64 kiloya düştüm. Bütün gün yaptığım tek şey içki ve sigara içerek televizyon izlemekti. Dışarı çıkmaya utanıyor, mimlenmekten korkuyordum. O günlerde bir de kaşınma sorunum oldu, vücudumun her yeri sürekli kaşınıyordu. Bir gün televizyonda eşini AIDS’ten kaybeden kadının konuşmasını izledim. Kadın eşinin son günlerinde sürekli kaşındığını ve kaşına kaşına öldüğünü söyledi. Bendeki panik ve korkuyu düşünün artık...”



“O sırada programa Pozitif Yaşam Derneği’nden bir yetkili katıldı. Dernek yetkilisi HIV ve AIDS hakkındaki yanlış inanışlara ve bilgisizliğe dikkat çekti ve derneğin telefonunun verdi. İlk işim derneğe gitmek oldu. Derneğin Doktoru Dilek Mamcu tahlillerime baktı ve ‘Sen henüz AIDS değilsin, HIV pozitifsin. İyi bakılır ve ilaçlarını düzenli kullanırsan, uzun süre ve normal bir insan gibi yaşayabilirsin. Yani HIV Pozitif olmak mutlaka AIDS olmak anlamına gelmiyor, yeter ki ilaçlarını düzenli kullan’ dedi.”

’ŞİMDİ BEŞİNCİ HAYATIMI YAŞIYORUM’
Daha önce çeşitli kazalar nedeniyle dört kez ölümle burun buruna gelen A.K., Pozitif Yaşam Derneği’nden aldığı bu haberi, ‘Beşinci Hayatım’ diye nitelendiriyor. “HIV ilaçları çok pahalı. Allah’tan ki SSK ödüyor. İlaçlarımı kullanmaya, alkolü yavaş yavaş azaltmaya başladım ve iki üç ay içinde kendime geldim. Kilo aldım, daha dik durmaya başladım ve yaşama sarılmaya karar verdim. Virüs ve hastalık arasındaki farkı öğrenmeseydim belki de şu anda her şey bitmişti. Bu dernek bana beşinci hayatımı verdi.”

’BİR SEVGİLİM VAR, HIV POZİTİF DEĞİL’
Her şeye yeniden başlayan A.K’nin bugünlerde ayrı bir heyecanı daha var. “Yeni bir iş kurdum, bir çay bahçesi açtım. En önemlisi de yeniden aşık oldum. O, HIV pozitif değil, tanıştığımız ilk gün ona HIV pozitif olduğumu söyledim, kabul etti ve onunla yeni bir başlangıç yaptım. Tabi önceden cinsel ilişkide korunmaya tamamen karşı olmama rağmen artık korunuyorum. Korunmasız cinsel ilişkinin hem kendim hem de karşımdaki insan için nasıl sonuçlar doğuracağının bilincine ulaştım. Doktorum, önümüzdeki yıllarda çocuk bile yapabileceğimizi söyledi. O kötü günlerden sonra duyduğumu bu haber mucize gibi geldi.”

’ZEVK ALAMIYORUM DİYORSANIZ BEDELİNİ ÖDERSİNİZ’
HIV ve AIDS konusundaki bilinç düzeyinin düşük olduğunu söyleyen A.K.’nin son mesajı ise şöyle oluyor: “Toplum HIV’nin nasıl bulaştığı bilmiyor, insanları dışlıyor. Bu konuda çok kesin bir önyargı var, HIV’nin sadece belli yaşam tarzı olan kişilerde görüldüğünü sanıyorlar. Öncelikle bu virüs ve hastalık hakkında toplumun bilgilenmesi ve bilinç düzeyinin artması lazım. Ayrıca herkes altı ayda bir HIV testinden geçmeli. Çünkü HIV pozitif olup da tedavi görmeyen insanlar var. Cinsellikte ise korunma şart. Eğer korunduğum zaman zevk almıyorum diyorsanız, benim gibi bedelini ödersiniz.”

10/10/2007

Kalp damar sağlığını korumak elinizde

Türk Kardiyoloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Ömer Kozan, kalıtsal etkenler dışında kalp ve damar sağlığını korumanın insanların kendi ellerinde olduğunu belirterek, “Kalp damar sağlığını korumak elinizde, üstelik tedaviden çok daha ucuz” dedi.

TKD Genel Sekreteri Prof. Dr. Ömer Kozan, fiziksel hareketsizlik, sağlıksız beslenmeye son verilmesi ve tütün kullanımının bırakılmasının kalp hastalığı riskini yüzde 80 oranında azalttığını belirtti.

Beslenme alışkanlıklarındaki yanlışların Türk toplumunun kilo almasına ve buna bağlı olarak kalp damar hastalıklarına yakalanma riskini artırdığını kaydeden Kozan, şöyle konuştu:
“Fiziksel hareketsizlik, sağlıksız beslenme ve tütün kullanımı gibi kötü alışkanlıkları bırakmak kalp hastalığı riskini yüzde 80 oranında azaltabiliyor. Bu konuda dikkatsiz olmak ise kalbi daha hızlı yaşlandırıyor. Sağlıklı bir kalp için 5 basit kural var, tansiyon ve kolesterol yüksekliğini önlemek, sigara ve alkollü içkilerden uzak durmak, şişmanlamamak ve spor yapmak. En önemlisi de bu yaşam tarzı değişikliklerinin tüm aile bireyleri ve sosyal grup mensupları tarafından takım halinde benimsenmesi, uygulanması. Kalp damar sağlığını korumak elinizde, üstelik tedaviden çok daha ucuz.”

Türkiye’de kalp damar hastalıkları açısından bölgeler arasında büyük farklılıklar bulunmadığını belirten Kozan, batıya doğru bu hastalıkların görülme oranının biraz daha arttığını kaydetti.

14/7/2007

Ağrısız bir yaşam için

G THERAPY, Ameliyatsız, ilaçsız, iğnesiz olarak tüm yumuşak dokuda (kas, tendon, fasya, ligament vb.) oluşan, akut (ani ve şiddetli) veya kronik (yerleşmiş, sürekli), şiddetli ağrı, his, güç kaybı ve hareket kısıtlamalarına neden olan Ağrı-Spazm-Ağrı sürekli sinirsel kitlenmelerini anında ve kalıcı olarak çözen neuromuscular bir teşhis ve tedavi yöntemidir.


G Therapy bir buluş olarak 1998-1999 yıllarında Boston Üniversitesi Neuro Science Departmanı tarafından onaylanmıştır. Metod ve cihazlarının 110 ülke için patent hakları ve copyrightlar' ı Dr. Çetin Gürses' e aittir. Tek seanstır; 1-3 saat arası sürer. Bu tek seansa öngörüşme, teşhis, tedavi, testler, "GT Ağrı Okulu" dahildir.Özgün Metoddur; Ameliyat, İğne, İlaç, Elektrik, Lazer, Isı, Traksiyon (çekme, germe) tipi manipülasyonlar kullanılmaz. Kendine özgü, patentli cihazlarla uygulanır. Non-invasive (deri altına inilmeyen), Neuromuscular (Kas ve sinir) manual bir tedavidir. Yan Etkisi Yoktur; Deride oluşabilecek kızarmalar haricinde, hiçbir yan etkisi veya sakatlanma ihtimali yoktur. Non-invasive manual bir tedavi olması nedeni ile bir masaj kadar yan etkisi vardır. 1991'den beri uygulanan 6000 hasta üzerinde hiçbir yan etki görülmemiştir. Herkese, her an uygulanabilir; Yaş, cinsiyet, kilo, kalp, şeker, tansiyon, hamilelik gibi diğer tedavileri engelleyen faktörler, hastanın akut (şiddetli, yeni) kronik (kalıcı) olması, G Therapy uygulanmasını etkilemez. Ekonomiktir; Tek Seans olması ve teşhis, tedavi metodlarının kendine özgü olması nedeniyle ekstra bir MRI, röntgen vb. pahalı teşhis maliyetleri gerektirmez.


Kalıcı bir çözümdür; G Therapy uygulanan hastalar Amerikan Tabibler Birliği (AMA) Tedavi Protokol'ü 4.0 ve GT Post Test lerinden başarı ile geçtikten sonra sağlıklı bir insan formuna gelirler. Bu nedenle G Therapy sonrası rahatsızlığın aynı şekilde tekrar etme olasılığı, hiçbir rahatsızlığı olmayan insanlarla aynıdır. Kazalar, aşırı soğuk, aşırı stres, yaş, aşırı kilo, postür ve yürüyüş bozuklukları, enfeksiyon, hareketsizlik gibi hastalık oluşturan faktörlere maruz kalınınca, hiçbir rahatsızlığı olmayan insanlarda da olabileceği gibi G Therapy görmüş kişilerde de şikayetler yeniden oluşabilir. G Therapy, "GT Ağrı Okulu" bölümü ile tedavinin kalıcılığını sağlamayı amaçlar.

"GT Ağrı Okulu"; yazılı ve uygulamalı olarak hastalık oluşturan faktörlerin kişiler tarafından nasıl kontrol altına alınması gerektiğini öğretir. Bu okulda tek seansa dahil olup, duruş (postür), yürüyüş, yük kaldırma ve taşıma mekanikleri ve egzersiz programlarından oluşmaktadır.


G THERAPY' NİN AMACI:


Akut veya kronik tüm evrelerde, yaş, cinsiyet farketmeden, hastada bulunan diğer rahatsızlıkların kısıtlayıcı unsurlarından ( kırıklar, şeker veya kalp rahatsızlıkları olsa bile ) etkilenmeden, hiçbir kalıcı yan tesir bırakmadan 1-2 saat süren hızlı ve etkin bir yöntemle en ağır vakalarda bile ( ameliyat kararı verilmiş yada ameliyat geçirmiş olsada ) ağrı, hareket kısıtlamaları, hissizlik, uyuşma, güç kaybı, üşüme veya yanma gibi şikayetlere yol açan ( hangi hastalık adı ile anılırsa anılsın ) her türlü yumuşak dokuda oluşan ağrı spazm ağrı sürekli koruyucu refleks kasılmalarını (ASA) anında ve kalıcı olarak teşhis ve tedavi etmektedir.

Blogcu ile yapıldı